• CallCenter
  • Instagram
Ana Sayfa / Turlar / HİZMETLERİMİZ / Demre - Myra - Kekova

Demre - Myra - Kekova

KEKOVA & SİMENA

Yöreye adını veren Kekova, hem Simena Kalesi’nin tam karşısında kıyıya en yakın yeri 500 m. olan 7 km. uzunluğundaki adanın, hem de Simena ,Teimiussa (Üçağız),Aperlai (Sıcak) İskelesi, Akvaryum Koyu, Gökkaya Koyunu da içine alan bölgenin genel adıdır.KEKOVA orijinal Luwi/Etrüsk dilinde “Khawakuwa” sözcüğünden gelmektedir ve “davar-boğa yurdu” anlamına geldiği bilinmektedir.Yer yer kızılçam ağaçları da bulunan ada maki bitki örtüsüyle kaplıdır. İçinde içme suyu kaynağı da bulunan kekova adası tarihte olduğu gibi bu günde sahipleri tarafından adaya bırakılan küçük ve büyükbaş hayvanların kendi başlarına ve güven içinde beslenip üremelerine yardımcı olmaktadır. Adanın Simena Kalesi’ne bakan kuzey kıyıları denizin 4-5 m. Derinliklerine kadar uzanan, yarısı suyun içinde, yarısı dışında taş merdivenler, ev kalıntıları , iskele kalıntıları gibi antik çağlardaki depremlerde kısmen suya gömülen uygarlığın izleriyle doludur. Bunlardan en kayda değer olanı kuşkusuz Simena iskelesinin hemen önündeki sarkofag (anıtsal mezar) olmalıdır. Bu özelliğinden dolayı Kekova “BATIKKENT” YA DA “SUNKEN CITY” olarak ta adlandırılmaktadır. Adada Tersane Koyu olarak bilinen yerde, MS. V. Yy da yapıldığı sanılan , kare planlı fresklerle bezenmiş bir Bizans Kilisesinin ayakta kalan apsisi bulunmaktadır. Simena antik kenti Kekova adası’nın karşısında bulunan yarımada üzerinde konumlanmıştır.Kalıntılar arasına bugün küçük bir balıkça köyü olan Kaleköy’ün evleri serpiştirilmiş durumdadır.Kekova körfezi bugün hem Kaş’tan ve Demre- Çayağzı Limanından yatlarla gelen, hem de Üçağız Limanına kadar otobüslerle gelip buradan yatlara binen turistlerin hayranlıkla ziyaret ettikleri bir tarih- doğa harikasıdır.Ve kuşkusuz Simena Kalesi tepedeki hakim yeriyle bu güzelliğin en iyi resimlenebileceği yerdir. Kekova Bölgesi’ne karadan ilk giriş yeri olan Teimiussa (Üçağız) üç tarafı kapalı olan bölgenin en korunaklı doğal limanıdır. Antik kentin kalıntıları arasında bulunan bir likya mezarının ön yüzündeki yazıttan burasının da bir Luwi/ Etrüsk yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.

MYRA

Lykia dilinde “Myrrh” olarak geçen Myra Antalya’ya 140 km. uzaklıktaki Demre(Bugünkü resmi adıyla Kale) Ovası’nı kuzeybatıdan çeviren dağların denize bakan yamaçlarında kurulmuştur. Adı “Yüce Ana Tanrıçanın Yeri” anlamına gelen Myra, önce bugünkü kaya mezarlarının üzerindeki tepede kurulmuş,daha sonraları aşağılara inerek genişlemiş ve Lykia’nın çok önemli altı büyük kentinden birisi olmuştur. Kentin MÖ IV.yyda basılan ilk sikkesi üzerinde ana tanrıça kabartması vardır. Lykia kültürünün karakteristik özelliklerinden olan kaya mezarlarının en güzel örnekleri Myra’dadır ve bunlardan bazıları kentin MÖ V. Yydan daha önce var olduğunu kanıtlmaktadır. Şehrin içinden geçen Demre (Myros)Çayı biryandan deniz t icaretinin gelişmesine katkıda bulunurken, diğer yandan da korsanların şehri yağmalamasını kolaylaştırmıştır.Bunu önlemek için Myra’lılar limanları Andriake’de nehrin ağzına bir zincir gererek korsanların saldırılarını engellemeye çalışmışlardır. Asker toplamak için Myra’ya gelen Brutus’un komutanlarından Lentulus ancak bu zincirleri kırarak Myra’ya girebilmiştir .Lykia birliğinin metropolisi olan Myra MS II. Yyda büyük bir gelişme göstermiş, Lykialı zenginlerin katkılarıyla, tiyatro da dahil birçok yeni yapı yapılmıştır.Noel Baba’nın başpiskoposluk yaptığı dönemlerde Lykia Birliği’nin başşehri olan Myra, diğer Akdeniz Antik Kentlerinde olduğu gibi arap akınları, depremler, ve Myros çayının sık sık taşarak verdiği zararlar nedeniyle giderek güçsüzleşip küçülerek bir köy kimliğine bürünmüştür.Türkler bölgeye geldikleri zaman burada böyle bir köy bulmuşlardır. Myra’nın görkemli tiyatrosu oldukça sağlam olarak günümüze kadar gelebilmiştir.Arkasındaki dağa yaslanan tiyatronun caveası büyük ölçüde kayalara oyularak yapılmıştır. Tiyatronun daha sonradan bazı düzenlemeler yapılarak arena olarak da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dünyaca ünlü kaya mezarları ile tiyatronun aynı mekanda olması ve aynı fotoğraf karesine sığabilmeleri ,Aziz ST Nicholaus (Noel Baba) kilisesinin çok yakın olması, aynı gün bölgedeki bir başka cazibe merkezi olan Kekova’nın da görülebilmesi olanağı günümüzde Myra’nın popüleritesini arttırmakta ve hergün binlerce kişinin burayı ziyaret etmesini sağlamaktadır.

ST.NİCHOLAUS (NOEL BABA) KİLİSESİ

Bütün dünyada Noel Baba olarak bilinen Aziz Nicholaus, Amdeniz kıyılarında önemli bir Lykia kenti olan Patara’da doğmuştur.MS.IV. yüzyılın başlarında zengin bir buğday tüccarının oğlu olarak doğan Nicholaus genç yaşta babasını kaybettiği zaman , büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve bu serveti yoksullar için harcamaya karar vermiştir. Ancak yardımcı olduğu hiçkimse bu yardımın nereden geldiğini anlayamamaktadır. Noel baba ihtiyacı olanlara kendisini göstermeden, açık pencerelerden ya da bacalardan altın elmalar atarak yardımcı olmaktadır. Ve bu efsanenin sonucu hepimizin bildiği gibi bugün de yılbaşlarında kapıları çalması beklenmekte, hatta taklitleri kiralanmaktadır. Rivayete göre Aziz Nicholaus Patara’dan komşu vilayet Myra’ya göç etmeye karar verir. Bu sırada Myra başpiskopos’u ölmüş ve ileri gelenler sabah kiliseden ilk giren kişiyi başpiskopos seçmeye karar vermişlerdir ve o gün Aziz Nicholaus kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. ST. Nicholaus’un 6 Aralık 343 de 65 yaşlarında öldüğü sanılmaktadır. Myra’lılar anısına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır. Daha sanraları XI. Yy da İtalya’nın Bary kentinden gelen tüccarların ya da korsanlar Aziz Nicholaus’un kemiklerinin bir kısmını bu kiliseden alıp, Bary’de yaptırdıkları bir bazilika’ya gömmüşlerdir. Kemiklerin geride kalanları da bugün Antalya Müzesi’nde saklanmaktadır. Yapılan ilk kilise 529 yılında depremde yıkılınca, yerine daha büyük ve bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır.Ancak kilise depremler ve arap yağmalamaları sırasında birkaç kez yıkılıp yeniden restore edilmiştir. Yakın tarihte, Kırım savaşı sıralarında ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki bir rus kontesi adına toprak almışlardır Proje gerçekleşmeden bu toprak Osmanlılar tarafından geri alınmış, ancak kilisenin tamir edilmesine izin verilmiştir.Böylece 1862 yılında August Salzmann adında bir fransız kilisenin tamiri ile görevlendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır ve bugün görülen çan kulesi bu dönemde ilave edilmiştir. Yine de iç duvarlardaki orijinal freskler ve motifler,lahitler yaşananların tanığı olarak ziyaretçileri büyülemektedir.

OLYMPOS

Antalya- Kumluca karayolunun solunda Mitolojik Olympos dağı eteklerinde konumlanmıştır. Vrlığı MÖ.II. yy da bastırdığı Likya Birlik sikkelerinden anlaşılmaktadır. MÖ: I. Yy da Likya Birliği’nin üç oya sahip 6 önemli şehrinden birisi olarak tarih sahnesinde görünmektedir. Tarihinin hemen hemen her döneminde sürekli korsanlar tarafından taciz edilen Olympos, tarihi neredeyse bir sürekli yağmalanma ve yeniden yapılınma tarihi olarak karşımıza çıkıyor. MÖ.78 yılında Roma Komutanı Servillius İsaurieus’un şehri korsanlardan temizleyerek Roma topraklarına katması ve Çıralı’daki Demirci Tanrı Hephaistos kültü şehrin bir süre daha ön planda kalmasına neden olmuştur. Ancak daha sonraları tekrar korsanların egemenliğine giren Olympos giderek önemini kaybetmiş ve 15. yy da tekedilmiştir. Şehrin kalıntıları içinden geçen derenin iki kıyısına serpiştirilmiş durumdadır. Mezarların üst kısmında bulunan tepede Olympos’un Acropol’ü kuruludur. Burada ortaçağda yapılan kalenin sur kalıntıları görünmektedir. Olympos’un içinden geçen nehrin kenarları poligonal teknikte duvarlarla çevrilerek bir kanala çevrilmiş ve bu günde izleri görülen köprü ile Venedik’tekine benzer bir görüntü elde edilmiştir. Şehrin kalıntıları arasında ,roma hamamının kalıntıları, tiyatronun kalıntıları ve tiyatro ile şehir arasında kalan biizans çağı bazilikası ve surları sayılabilir. Olympos son yıllarda bölgenin dokusuna göre biçimlenen ağaç evleriyle genç turist kuşağının gözde mekanlarından biri haline gelmiştir.

BELLEROPHONTES & CHIMERA

Atlara düşkünlüğü ile tanınan Corinth kralı Glaukos’un oğlu Hipponoes, av esnasında kardeşi Belleros’u kazayla öldürür. Bu nedenle kendisine “ Belleros’u yiyen, Belleros’u yokeden” anlamına gelen, “BELLEROPHONTES” adı verilir. Çevresinden dışlanan Bellerophontes,ülkesinden kaçarak Tiryns kralı Proetus’a sığınır. Ancak kralın güzel karısı Stheneboea—bazı kaynaklarda Anteia- Bellerophontes’e aşık olur. İltica ettiği kralın karısı ile yasak ilişkiye girmeyi onuruna yakıştıramayan Bellerophontes güzel kraliçenin kendisine yaklaşmasına izin vermez. Durumu içine sindiremeyen kraliçe Bellerophontes’i kocasına şikayet eder. “Öl ey proetus, ya da gebert Bellerophontes’i. O ki gönlüm olmadan beni aşkı ile sarmak istedi. Herşeye rağmen kendisine sığınan bir kişiyi öldürme sorumluluğunu taşımak istemeyen Proetus,onu misafirliğin dokunulmazlığına girmeden öldürsün diye ,şifreli bir mektupla kayınpederi Likya kralı İobates’e gönderdi. Mektupta “Bu mektubu getireni bu dünyadan kopar. O ki karıma yani senin kızına tecavüz etmek istedi” yazılıydı. Uzaklardan gelen konuğunu Xantos ırmağı kenarında karşılayan yaşlı kral İobates, onu dokuz gün ağırladı ve onuncu gün damadının gönderdiği mektubu görmek istedi. Durumu öğrenen İobates, Bellerophontes’i kendisi öldürmek istemedi ama onu Olympos bölgesine korku salan ve kimsenin başa çıkamadığı , başı aslan, gövdesi keçi, kuyruğu yılan olan ve durmadan ağzından alevler çıkaran Chimera adlı canavarı öldürmekle görevlendirdi. Yaşlı kral Chimera’nın Bellerophontes’i öldüreceğinden emindi. Kahin Polydeus’a akıl danışan Bellerephontes, Zeka tanrıçası Athena’nın tapınağına gitti ve ona yalvarırken uyuya kaldı. Uykusunda Athena ona Zeus’un uçan atı Pegasos’u ehlileştirebilecek sihirli bir altın gem getirdi.Tanrıçanın kendisine getirdiği sihirli gemi alan Bellerophontes, atlara binme sanatını öğreten tanrıya da bir boğa kurban ederek Pegasos’u buldu. Gemi gören, o güne kadar yıldırımların koşu atı olan Pegasos hemen uysallaştı ve gemi kendi agzına alarak Glaukos’un oğlunun ayrılmaz bir arkadaşı ve sadık dostu oldu. Bu arada Chimera ,çevrede yaşayanları alevleri ile kasıp kavuruyor ve adeta hayatlarından bezdiriyordu. Bellerophontes hemen Pegasos’a atladı ve Chimera’ya saldırdı. Bellerophontes’in saldırısı karşısında Chimera’nın kükremesinden kayalar yerinden oynadı,deniz bir şelale gibi aktı, çevrede bulunan bütün canlılar bu korkunç kavganın dehşetinden, haykırıyorlar, bayılıyorlar ve ölüyorlardı. En sonunda pegasos havadan bir dalış yaprak Bellerophontes’in mızrağını Chimera’ya saplamasını sağladı. Bu darbeyle canavar yerin yedi kat dibine gömüldü ancak dilinden çıkan alevler zararsız bir şekilde yeryüzüne kadar ulaşmaya devam etti. Daha sonraları Bellerophontes’i Termessos’lu Solymler ve Amazonlar üzerine gönderen İobates, ona kızının iftira ettiğini öğrendi ve pişman oldu. Bir başka kızını ona verip Bellerophontes’i Likya’nın yönetimine ortak etti. Bir kahraman olarak ışıltılı ve debdebeli bir hayat sürerken gurura kapılarak Tanrılar Dağı Olympos’a yükselmek isteyen Bellerophontes,cezalandırıldı ve göğün çok yükseklerinde Pegasos onu üstünden attı. Çok uzun bir sürede yere düşen Bellerophontes topal ve zavallı bir adam olarak öldü. Bellerophontes’in kızlarından LAODAMEYA Tanrı Zeus’la birlikte oldu ve bu birliktelikten birbaşka Likya kralı, birbaşka Likya Efsanesi SARPEDON doğdu. Yerli Anadolu uygarlıklarının dışardan gelen saldırılara karşı savunucularından olan Sarpedon, ülkesinden uzaklarda Troya savaşında Troya’yı savunurken öldü.
CONSUL TRAVEL SERVICE 2017
Designed by Mescomedia